5 Ağustos 2007 Pazar

Batlamyus ( .... - .... )


BATLAMYUS
Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.
Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.
Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.
Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.
Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a (.... - ....) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.
Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.
Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.
Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır.
Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.
Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:
1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.
3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.
(*BOT = *GOT)
Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.
Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.
Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.
Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:
1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.
Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır. Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.

Axel Caesar Springer (1912 - 1985)


Axel SPRİNGER
Alman yayıncı Springer şirketini Avrupa'nın en büyük yayın işletmesi haline getirdi. Güçlü düşünceleri yüzünden sık sık eleştirilen Springer Avrupa kıtasının en yüksek tirajlı günlük gazetesi olan (1994 baskı sayısı: 4.29 milyon) "BILD-Zeitung"u (Resimli Gazete) hayata geçirdi. Hamburg yakınlarında Altona'da bir yayıncının oğlu olarak dünyaya gelen Springer, sonraki mesleğini çekirdekten öğrendi. Springer liseyi bitirdikten sonra babasının işletmesinde dizgisi ve matbaacı olarak çıraklık eğitimini tamamladıktan sonra, Wolffs Telegraphisches Bureau adlı haber ajansında para almaksızın mesleği öğrenmek için çalıştı."Bergedorfer Zeitung" için muhabir olarak çalıştı ve 1941'e kadar "Altonaer Nachrichten" (Altona Haberleri) adlı gazetede şef redaktörlük yaptı. Adı geçen gazete 1941'de kapatılınca, askerlik hizmeti için uygun görülmeyen Springer, babasının yayınevini yönetti. Girişimci Olarak Kariyeri Dönemin Kuzey-Batı Almanya Radyosu'nun (NWDR) radyofonik yapıtlarını basan "Nordwestdeutsche Hefte" (Kuzey/Batı Almanya Defterleri) adlı dergiyle yayıncılık kariyerini başlatan 34 yaşındaki Springer, bunun ardından "HÖR ZU" (Dinle) adlı dergiyi çıkardı. Bu resimli aile dergisi, izleyen on yıllar boyunca Alman dilindeki en büyük program dergisi haline geldi.Springer, 1948'de yapılan para reformunun hemen ardından "Hamburger Abendblatt''ı (Hamburg Akşam Gazetesi) çıkartmak için Hamburg Kenti Senatosundan izin aldı. Springer bununla bağımsız, tarafsız bir günlük gazete çıkarmaya ilişkin düşünü gerçekleştirmiş oldu ve bu gazeteyi en büyük bölgesel Alman gazetelerinden biri haline getirdi. BILD-Zeitung'un İlk Baskısı İlk satış fıyatı 10 pfennig olan "BILDZeitung" ile Federal Almanya Cumhuriyeti'nde 1952'de yeni bir basın çağı başladı: Springer basit cümleli, sürükleyici kısa makalelerle kitlelere hitap ediyordu.İngiliz müttefikleriyle olağanüstü iyi ilişkiler içinde bulunması, Springer'in 1953'te Welt (Dünya) yayınevini aşağı yukarı 3.5 milyon DM'a İngilizlerden satın almasına olanak sağladı. Bölgeler arası günlük bir gazete olan "Die Welt" (Dünya) Springer'in reklam etiketi olmakla beraber, hiçbir zaman beklediği başarıyı sağlayamadı. Springer'in yayınevi 50'li yılların ortasından beri "WELT am Sonntag" ve "BILD am Sonntag" (1956) adlı gazetelerle pazar günleri ulusal gazete piyasasına egemen olmaktadır. Alman Birliği şavunucusu olan Springer, 1959'da yayınevini Hamburg'dan Berlin'e taşımaya karar verdi (1966'da taşındı). Almanya'nın geleceğine umutla baktığını herkese kanıtlamak için Springer aynı yıl içinde Berlin'deki Ullstein Yayınevini satın aldı.47 yaşına gelmiş olan Springer, "BZ" (Berliner Zeitung) ve "Berliner Morgenpost" adlı Ullstein gazeteleriyle, ikiye bölünmüş Berlin kentinde kendisinin liderlik pozisyonunu garanti altına aldı. Bastığı ürünlerde DDR (Demokratik Alman Cumhuriyeti) harflerinin önündeki ve arkasındaki tırnak işaretini kaldırmayı reddeden Springer, Alman Birliği için sarf ettiği çabaların yanı sıra, diğer kişisel inançlarını da yayınevinin redaksiyon çalışmalarında ilke olarak kullandı. İnanmış bir Protestan olan Springer, Almanlarla Yahudilerin barışmasına yaptığı katkılar sayesinde İsrail tarafından birkaç kez ödüllendirildi.Springer her tür siyasal aşırılığı reddediyor ve kendisini serbest piyasa ekonomisinin savunucusu olarak görüyordu. 1968 öğrenci çatışmaları sırasında başta "BILD" olmak üzere Springer'in günlük gazeteleri tek taraflı siyasal yöneltmelerle halkı kutuplaştırdılar ve "Gammlertum" (serserilik) ve "Rotgatdisten" (Kızıl Askerler) gibi kavramlarla duyguları ateşlediler. Öğrenci lideri Rudi Dutschke Nisan ayında kendisine karşı girişilen bir suikast sonucu hayatını tehlikeye atan bir biçimde yaralanınca, büyük Alman kentlerinde yayınevleri abluka altına alındı.Yayıncının düşünce tekeline karşı çıkan "Springer'in mallarına el koyunuz kampanyası" ve kamuoyunun daha eleştirel bir hale gelmesi, Springer'in piyasa payının düşmesine mal oldu. Springer, aralarında "Bravo", "Eltern" (Anne-Babalar) ve "Kicker" de bulunan dergilerini başka yayınevlerine sattı ve başta Kuzey AImanya bölgesi olmak üzere, bölgesel gazete piyasasına girdi. Yerine geçeceğini umduğu en büyük oğlunun 1980'de intihar etmesiyle Springer kişisel bir felaketle karşı karşıya kaldı.Kendisine sanat koruyucusu olarak da bir isim yapmış olan Springer, toplam beş evliliğinden üç çocuk sahibiydi. Elektronik Medyalar Springer 70'li yıllarda özellikle belirli uzmanlık alanlarındaki dergilerle (örneğin "Rallye Racing" Otomobil Yarışçılığı) piyasada belli bir paya sahip olduktan sonra, 80'li yıllarda en büyük hedefi olan kendi televizyon programını kurma işine girişti. Kamu/hukuksal yayıncılık tekeli yayıncıların inisiyatifleri sayesinde sona erdirilince, Springer Schleswig-Holstein eyaleti radyosu ve Radyo ffn'e (Aşağı Saksonya) ortak olmakla özel radyo alanına girmiş oldu ve 1985'te SAT 1'in ortaklarından biri olarak yayına başladı.73 yaşındaki Springer aynı yıl içinde Berlin'de hayata gözlerini kapadı.

Aristoteles(...-...)
Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir İyonya filozofu denilebilir.
Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus'un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria'dan Makedonya'nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina'ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina'ya gelir gelmez, Platon'un öğrencisi olarak Akademi'ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca'da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina'da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora'da politik dersler almıştır.
Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus'un yöneticiliğine gelmişti. Akademi'nin öğrencisi ve hocası Platon'un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon'un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos'ta Akademi'nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon'un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.
Aristoteles, Assos'ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos'un memleketi olan Mytilen'e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles'in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos'taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles'e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip'in oturmakta olduğu Pella'ya gitti. Aristoteles'in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336'da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles'i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan'daki ve Balkanlar'daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina'ya döndü.
İskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise'nin kurulması sırasında İskender'in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates'i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles'in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes'e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles'e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.
Aristoteles, İskender'i bırakarak Atina'ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios'un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios'tan gelmektedir.
Lise'de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise'de ise araştırmalar, Aristoteles'in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.
Aristoteles 13 yıl boyunca Lise'nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise'yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.
Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası'nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles'e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer'den Ay'a kadar olan kısım, Ayaltı Evren'i, Ay'dan Yıldızlar Küresi'ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren'i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer'in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles'e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.
Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer'in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer'e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir. Aristo'nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.

Demokritos


Abderalı Demokritos ( .... - .... )
Doğum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon'dan 30 yıl sonra doğduğu sanılmaktadır. Çok gezmiş, Babil'e ve matematik öğrenmek üzere Mısır'a gitmiş ve orada beş yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan'a kadar uzanmış olduğu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin değil, bir bilgi arayıcısıdır.
Demokritos'a göre, evren doluluk ve boşluktan oluşmuştur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuştur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluşmuşlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; şayet bunları oluşturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen değişim, atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine ilişkin güçlü bir yaklaşımın eksikliği duyulmaktadır.
Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleşimine ruh dediği gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras'ın belirttiği anlamda bir nous da bulunmaz.
Hindistan'da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. Eğer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız değildir; çünkü Demokritos İran'da bulunduğu sıralarda doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiş olabilir. Gerek Yunan'da ve gerekse Hint'te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün Doğu kökenli olduğuna ilişkin başka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos'a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton'a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca'ya çevirmiştir.
Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.
Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet'te, kürenin veya dairenin teğetle ortak olan bir tek noktası bulunduğunu ve teğet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceğini ve teğet olma özelliğini kaybedeceğini söyler.
Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriğine ilişkin fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Chrysippus'a dayanarak Plutarkos'un yapmış olduğu şu aktarma gerçekten çok ilginçtir :
"Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir."
Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluştuğunu göstererek Archimedes'e yaklaşmıştır. Demokritos şunu sezmiştir : Eğer iki piramit, eşit tabana ve eşit yüksekliğe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eşit yüksekliklerden kesildiklerinde oluşan piramit kesitleri birbirlerine eşit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eşit olduğu için, iki piramidin hacimleri de eşittir. Bu bir bakıma, Cavalier'in ortaya koyduğu, "İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eşit iseler, bu iki hacim eşittir." ilkesine benzemektedir.
Demokritos'un incelemiş olduğu konular, Eukleides'in Elementler'de incelemiş olduğu bazı konularla paralellik göstermektedir.
İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.
Platon, Demokritos'tan hiç söz etmez, ama Aristoteles övgüler düzer. Archimedes ise, aynı taban ve aynı yüksekliğe sahip bir koni ile bir silindirin hacimleri arasında 1/3 oranının bulunduğunu keşfetmiş olmasına büyük bir değer verir; ancak bunun kanıtını vermemiş olduğunu da ekler.
Demokritos'un Gezegenler Üzerine ve Büyük Yıl veya Astronomi adlı yapıtları ise astronomiyle ilgilidir. Yer'in, ortası delik, düz bir disk biçiminde olduğuna inanır. Gök küresini, kuzey ve güney gökküreleri olmak üzere iki yarım küreye böler ve güneydeki yıldız kümelerinin kuzeydekilerden farklı olduklarını söyler. Bu görüşleri, Yer'in düz olmasıyla nasıl uzlaştırabilmiştir? Bunu açıklamak güçtür; ancak bu yaklaşımı, kendisinin büyük ölçüde Babillilerin etkisi altında kaldığını göstermektedir. Aynı zamanda iyi bir kozmologdur (yani evrenbilimcidir). Ona göre, evrende çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde dünyalar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bazıları oluşmaktadır; bazıları oluşmuştur ve bazıları ise çökmektedir. Bunlardan bazıları çarpışarak yok olurlar. Bazılarında su, bitki ve hayvan yoktur. Bizim bölgemizde ilk önce Yer oluşmuştur. Ay, yıldızların en altında bulunur; onu Güneş ve gözle görülebilen beş gezegen izler.

20 Nisan 2007 Cuma

Ali Kuşçu ( .... - 1474)

Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur'un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey'in doğancıbaşısı idi. "Kuşçu" lâkabı buradan gelmektedir.
Ali Kuşçu, Semerkand'da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey'den habersiz Kirman'a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey'e armağan etmiş ve Ali Kuşçu'nun kendisinden izin almadan Kirman'a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.
Ali Kuşçu, Semerkand'a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi'nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî'nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci'nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey'in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand'dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih'e elçi olarak gönderilmiştir.
Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz'e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul'a geri döner. İstanbul'a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu'yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü'd-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul'a gelen Ali Kuşçu'ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya'ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi'nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul'un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu'nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu'nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.
Ali Kuşçu'nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih'e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer'in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer'e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu'nun diğer önemli eseri ise, Fatih'in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.
ADAM SMİTH
İskoçyalı ekonomist ve filozof olan Adam Smith, Glasgow ve Oxford Üniversitelerinde öğrenim görmüş ve daha sonra Glasgow Üniversitesi’nde ahlak felsefesi profesörü olmuştur. Çok geniş sahaya yayılan çeşitli yazıları vardır. Ekonomi, bunlar arasında en önemlisidir.
Ekonomi örgütü hakkındaki görüşlerini etkileyen, doğal hukuka ilişkin inancıdır. Doğal olaylarda bir düzen mevcuttur; bunu gözlem ve ahlâk hissi ile tespit etmek mümkündür. Sosyal örgüt ve pozitif hukuk, bu düzene karşı çıkacağına, ona uymalıdır.
Smith’in 1776 yılında yayınladığı "Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations" adlı kitabı, üretim ve gelir dağılımı teorisini içermekte ve bu prensiplerin ışığında geçmişi değerlendirmektedir. Politika uygulamalarına da yer verdiği bu kitapta üzerinde önemle durduğu konu ekonomik büyümedir.
Büyümenin itici gücünü, işbölümü oluşturmaktadır. İşbölümü, üretim artışına, teknik ilerlemeye ve sermaye birikimine yol açmaktadır. İşbölümü, mübadele gerektirmekte ve piyasanın büyüklüğü tarafından sınırlanmaktadır. Her insan başkalarının elindeki malları arzu ettiği, çıkarlarına göre hareket ettiği için mübadele meydana gelmektedir. Büyümeyi sağlayan diğer bir unsur sermaye birikimidir. Büyümenin başarılı olması için toplumsal, kurumsal ve hukuksal çerçevenin doğru yapıda olması gerekmektedir.
Simith’e göre doğal hürriyet sisteminde her insan kendi çıkarlarını izlerken, istemeden toplumun çıkarını da sağlamaktadır. Aslında Smith, tam rekabet sistemine güvenmekte ve bu sistemin, kaynakların optimum dağılımına yol açacağına inanmaktadır. Laissez-faire sistemini savunmasına rağmen, devlet müdahalesinin gereğine de yer vermekte, yeni kurulan sanayilerin gümrük tarifesiyle himayesine ve devletin üç ana fonksiyonu olan emniyet, adalet ve altyapı yatırımlarına ağırlık vermektedir.
Büyümenin dışında Smith, mikroekonomik sorunlar üzerinde de durmuştur. Ona göne fiyatları tayin eden üretim maliyetidir. Rant, fiyatı tayin etmemekte, rant fiyat tarafından tayin edilmektedir.
Smith, ücretleri açıklamak için çeşitli teoriler öne sürmüştür. Ücretlerin asgari geçim düzeyinde oluşması bunlardan biridir. Smith’e göre kâr, zamanla rekabet ve kârlı işler bulma güçlüğü sonucunda düşecektir. Merkantilist ve fizyokrat düşünce sistemlerine karşı çıkan ve dış ticareti savunan Smith’in en önemli teorik katkısı, tam rekabet altında kaynakların optimal etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş olmasıdır.
Antonio Lucio Vivaldi
Barok* çağının en büyük kemancı ve bestecilerinden biri, 4 Mart 1678'de Venedik'te doğdu. Babası St. Mark kilisesinin orkestrasında çalan usta bir kemancıydı. Vivaldi henüz kendi eserleriyle ün kazanmadan önce babasıyla birlikte ikili keman konserleri verdi ve bu konserler tanınmasında da büyük ölçüde etkili oldu.
Bir papaz eğitimi alan Antonio Vivaldi 1703 yılında resmen papazlık görevine atandı. Ama aynı yıl başka bir işe daha girdi. Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanede keman öğretmeni oldu. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Venedik'teki yetimhanede verilen bu konserler bir süre sonra bir gün konseri veren kızlarla tanışmak üzere katıldığı bir yemekten sonra, ayrılırken "bu çirkin kızların tümüne aşık" olduğunu yazar. Bir süre sonra kent seçkinleri de kızlarını bu aynı yetimhane okuluna göndermeye başladılar. Vivaldi daha sonraki yaşamının hemen hemen tümünü burada geçirdi. Ne var ki operaya olan ilgisi onu sık sık Venedik'ten uzaklaştırıyordu. 1710 yılında opera yazmaya başlayan Vivaldi bundan sonra kendini özellikle opera yazmaya verdi. Bilinen 49 operasından 22'si saklanıp bugüne kadar gelmiştir. Opera, her ne kadar Vivaldi için önemli olsa da, bugün Vivaldi'nin önemi bestelediği keman eserleri yatar. Çok usta bir çalgıcı olan Vivaldi'nin keman çalışını izlemiş olan Alman gezgin Johann Friedrich Armand von Uffenbach onun için "kimse bugüne kadar böyle çalmadı ve bundan sonra da çalamaz" diyordu. Yolculukları yüzünden Pieta'dan ayrılan Vivaldi, bu zamanlarda bile yetimhane için konçerto yazmayı bırakmadı. Yaklaşık 230'u keman için olmak üzere, 450 konçerto yazmıştır. Vivaldi operalarını sahneletmek üzere gitmiş olduğu Viyana'da 27 Temmuz 1741 yılında öldü. Bundan sonra bütünüyle unutulmuş görünen Vivaldi'nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920'den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı. Ve 1960'lara gelindiğinde Vivaldi özellikle "Dört Mevsim"i ile dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilmeye başlandı.

Josef Stalin

Josef Stalin (asıl adıyla Yosif Visaryonoviç Cugaşvili) (1879-1953), 1922'den, 1953'te ölene kadar Sovyet Rusya'nın liderliğini ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini yapmıştır. Lakabı olan 'Stalin' Rusçada çelik anlamına gelir.
Yosif Visaryonoviç Cugaşvili, 21 Aralık 1879'da Gürcistan'ın Gori kasabasında doğdu. Babası kunduracıydı. Gençken girdiği papaz okulundan devrimci militanlara katılmak üzere ayrıldı ve Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin bolşevik kanadı saflarında yer aldı.
Uzun yıllar Sibirya'da sürgünde kaldı. 1917 Şubat devriminden sonra sürgünden döndü. Aynı dönemde İsviçre'den sürgünden dönen Lenin'le birlikte çalışmaya başladı. 1917 Temmuz ayında Lenin'in tekrar Finlandiya'ya sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine, Sverdlov'la birlikte partinin yönetimini üstlendi. Ekim Devrimi'nden sonra Lenin'in başkanlığındaki Sovyet hükümetinde Milliyetler Halk Komiseri oldu.
Lenin'in ölümünden az önce Komünist Partisi genel sekreteri oldu. 1920-1930 arası sağ ve sol ideolojik mücadele sırasında suçlandı. Bu mücadelelerde binlerce insan sürgüne gönderildi veya görevden alındı. Bu sürgünler ve cezalandırmalar milli temelde değil, esas olarak ideolojik çizgiler üzerine oluyordu. Dönemin en sert ideolojik mücadelesi Troçki'ye karşı sürdürülmüş ve Troçki'nin 1940'da Meksika'da öldürülmesi ile Bolşevik Partisi içinde sağ veya sol sapmayla suçlanan eski liderlerden kimse hayatta kalmamıştır.
Josef Stalin, planlı ekonomi, kollektivizasyon ve endüstrileşme uygulamaları ile 1928-1936 yılları arasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde köklü dönüşümlerin gerçekleştirilmesini sağladı. Özellikle Ukrayna'da zorunlu kollektivizasyon kıtlık ve ölümlere yol açtı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında parti liderliği, hükümet başkanlığı ve Sovyet orduları başkomutanlığı görevlerini bir arada yürüttü. 1939'da Molotov-Ribbentrop paktı diye de bilinen bir saldırmazlık anlaşmasını Hitler'in Nazi Almanyası ile imzaladı.
Bu tartışmalı tarihsel dönemle ilgili olarak, Stalin'e düşman veya ondan yana olan her iki tarafın da farklı tezleri vardır. Stalin karşıtlarının tezlerine göre, Hitler ile aralarındaki açıklanmayan gizli protokole bağlı olarak Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya ve Polonya'nin Naziler veya Sovyetler tarafından işgalinin yolu açılmıştır. Stalin'in doğru yaptığını savunanlara göre ise, 1937'deki Münih görüşmelerinde açıkça ortaya çıktığı gibi, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ve dolaylı olarak da Amerikalılar, Nazileri kışkırtıyorlardı ve onların Sovyetler Birliği'ne saldırısının önünü açmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla Avusturya'nın Almanya'ya katılmasına (Ancshluss) ve Çekoslovakya'nın işgaline göz yummuş ve onaylamışlardı. Sovyetler Birliği bu gidişatı tersine çevirmek için dünya çapında barışın sözcülüğünü yapmaya çalışmıştı. Ne var ki, özellikle Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Sovyetler Birliği'nin İngiltere ve Fransa ile ilişki kurma çabalarına rağmen bu iki ülke Nazi tehdidini birlikte ortadan kaldırma girişimini reddetti. Böylece Sovyetler Birliği, kendi sınırlarını güvence altına almak için bu protokolü imzaladı. Stalin'in amaçlarına göre, Polonya ve Baltık ülkelerinde oluşturulacak tampon bölgeler, Nazilerin Sovyetler Birliği'ne ulaşmasını engelleyecekti.
Böylece 1939'da Nazi işgalini takiben Sovyetler Polonya'nın kalan yarısını işgal edip Estonya, Litvanya ve Letonya'yı sınırlarına kattı. Finlandiya'ya saldırdı ve büyük kayıplar vermesine rağmen Mart 1940'da "kış savaşı' olarak bilinen bu savaşı da kazandı. 1941'de Hitler'in Sovyetlere saldırması üzerine Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer aldı. Sovyetler Birliği'nin en ağır bedeli ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazi Almanyası'na karşı kazandığı zafer uluslararası alanda prestijini artırdı.
Kırım'ın Slavlaştırılması politikası yüzünden Kırım Tatarlarının 18 Mayıs 1944'te sürgüne gönderilmesini sağladı.
Amerikan emperyalizmini suçlayarak, 1945'ten sonra Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki Kızılordu birlikleri aracılığıyla bu ülkelerde "halk demokrasileri" kurulmasını sağladı. Daha sonra bu ülkeler Churchill tarafından "demir perde" diye anılacak ve bu kavram yaygınlaşacaktır.
5 Mart 1953'te öldü. Ölümünden sonra Kruşçev, Stalin'i suçladı. Ünlü 20'nci Kongre ile başlayan anti-Stalinizasyon kampanyası Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov dönemine kadar sürecektir.

19 Nisan 2007 Perşembe

Adolf Hitler ( 1889-
1889 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
1945) 1933'ten itibaren
Almanya'nın başbakanı ve 1934'ten ölümüne dek
Almanya Orta Avrupa'da Kuzey Denizi ile Alpler arasında uzanan bir devlet. Doğusunda Çekoslovakya ve Polonya; güneyinde Avusturya, İsviçre; batısında Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg; kuzeyinde Danimarka ve Kuzey Denizi yer alır. Almanya, birisi Baltık Denizinde, diğeri Kuzey Denizinde iki adaya sahiptir. Baltık Denizindeki Fehmarn Adası 185 km2, kuzeyinde bulunan Sylt Adası ise 99 kilometrekaredir.
Führer (lider). Hitler aynı zamanda Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (
Führer Nasyonel Sosyalist İşçi Partisi lideri Adolf Hitler in "lider" anlamına gelen lakabıdır. Biraz daha genişletilirse Almancada "yolgösterici" anlamına gelir.
NSDAP) yaygın bilinen adı ile Nazi Partisininde lideridir. Adolf Hitler 20 Nisan 1889 tarihinde Avusturya'nın Braunau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin Realschule'sinde yaptı. On üç yaşında, ilk önceleri çok iyi bir memur olan, sonra memurluktan emekli olan ve çiftçilik yapan babasını, on altı yaşında her zaman ona destek veren annesini amansız bir hastalık yüzünden kaybetti. Hayatın bu acı darbeleri ve ailesinden ona kalan ihtiyacını karşılamayan yetim maaşı ona çabuk karar vermeyi öğretti. Orta öğrenimini bitirince çok iyi çizim ve resim yaptığı için Viyana Güzel Sanatlar Akademisine gitmeye karar verdi kendisine olan güveni ona her şeyi hiç düşünmeden yaptırıyordu. Akademiden kendisinin yeterli olmadığını öğrenince yıkılmıştı. Yapayalnız ve iç güveniyle geldiği Viyana'da ne yapacağını bilmiyordu. O yıllarda hem amele olarak çalışıyor hem de mimarlık sınavlarına hazırlık nedeniyle kitaplar okuyordu. Viyana sanayi mektebine yazıldı ve bir mimarın, sonra da nakkaşın yanında çalıştı. 1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914 yılına doğru, Avusturya'nın Almanya ile birleşmesi gerektiğini düşünen otoriteler, böyle bir ittifakın ilerisini düşünemediler ve İtalya ile Rusya'nın ittifak oluşturup Avusturya'yı da Almanya karşıtı görüşlere sürükleyerek yanlarına çekmek istediler. 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler Bavyera'da Alman ordusuna gönüllü olarak girdi. 'Alman milletinin sonunun söz konusu olması ve hürriyete kavuşma düşüncesi için, dünyanın hiçbir zaman bu kadar şiddetlisini görmediği bir mücadele başlamıştı.'[1] Savaş sırasında kafasına takılan Marksizm, artık onun için 'son ve kesin hedefi Yahudi olmayan bütün devletleri yıkmaktan ibaret olan anlayışın dünyaya hakim olma anlayışı, tüm halkı zehirleyen hilekar toplantılara karşı hiç tereddüt etmeden acımasızca seslerini kesme zamanı geldiğini'[2] düşünüyordu. Marksizm'e karşı bir mücadele düşünülebilirdi; fakat onun yerini alabilecek bir teorinin olmaması onu endişelendiriyordu. Buna karşı da hiçbir partinin faaliyetinin olmaması ve milli gururla yaşayan bir vatandaş olması, onun siyasi partilere girmesini engelliyordu. İşte kesin bir karar vererek kendisini, ilerde bu faaliyetlere iten neden de bir düşmandan daha etkileyici olan Marksizm için mücadele etmekti. Savaş umulmadık bir yola girince her şey tersine döndü ve Sovyet İhtilalinin olması Münih'te durum tahammül edilemez haldeydi. Münih'in kurtarılmasından sonra 2. Piyade Alayı'ndaki ihtilalci ayaklanmalar hakkındaki komisyona katılmasıyla ilk siyasi faaliyeti başlamıştı. Alay'da askerler için vatani gurur ve mücadele için yapılan kurslarda alınan en önemli karar yeni bir partinin kurulmasıydı. Partinin fikirleri bu konudaydı ama Hitler ise 'her fikir, hatta en ideali bile kendini bir amaç halinde görürse, o tehlikeli bir hal demektir. Çünkü gerçekte o fikir amaca ulaşmak için ancak bir araçtır. Fakat ona ve bütün gerçek nasyonal-sosyalistlere göre tek bir yol vardır o da, millet ve vatandır.'[3] Alay'ın düzenlediği kurslarda verilen derslerin birinde ' Gottfried Feder'in sermaye faizinin oluşturduğu esaretin ret ve açıklamasıyla, burada Alman milletinin geleceği için bir gerçeğin söz konusu olduğunu anladı.'[4] Bundan sonra derslerdeki başarıları gittikçe arttı. Komutanlarından aldığı bir emirle Gottfred Feder'in konuşma yapacağı 'Alman İşçi Partisi' derneğinin amacının ne olduğunu öğrenmek için görevlendirildi. Adolf Hitler partinin görüşlerini ilk başta tasvip etmedi; fakat Alman halkının geleceği ve Alman milliyetçiliğini göz önünde bulundurup ve o toplantıda ona verilen partinin broşürünü 'Siyasi Uyanışım' okuyunca, partiden gelen davet üzerine başka bir toplantıya katıldı. Daha sonra partinin izlediği politika hoşuna gidince Alman İşçi Partisi'nin üyesi olmaya karar vererek politikaya atıldı ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne girdi. ' Versailles anlaşmasını imzalanmasından sonra silahsız bırakılan ve hayatını sürdürmek zorunda olan Alman milleti, içerdeki düşman sürüleri yok edilmedikçe ve karakteri yaratılışı itibarıyla bozuk olan ve otuz altın karşılığında her şeye ve herkese ihanet edebilen Yahudi toplumu temizlenmedikçe, teknikle hiçbir hazırlanma önlemi alınamaz.'[5] Yukarıda Hitler'inde belirttiği üzere partinin ilk hedefi bu politika üzerinde olmuş ve amaçlarının ırkçı bir devlet meydana getirmek olmadığını belirterek, Yahudi güç ve iradesini yok etmekten başka bir amaç olmadığını göstermiştir. 'Tarihin ortaya koyduğu bir gerçek vardır: En büyük zorluk, yeni bir ortam meydana getirmek değil, ona bu yeri serbest bulundurabilmektir.'[6] Hitler, 1924'de Almanya'da yaşanan kötü gidişata dur demek için hükümeti devirme teşebbüslerinde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde ' Kavgam' adlı hatıralarını yazdı. 1925 Şubat'ında hapisten çıktı ve kısa adı Nazi Partisi olan, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin yönetimini ele geçirdi. Parlamentoya 1928'de 12, 1930'da 107 milletvekiliyle geldi. 1933'te Hitler devlet başkanı Hindenburg tarafından başbakanlığa getirildi. Hindenburg'un 1934'te ölümü üzerine Hitler devlet başkanlığı ile başbakanlığı birleştirmenin Alman halkı ve milliyetçiliği için daha iyi olacağından devlet başkanlığı ile başbakanlığını birleştirerek Almanya'nın tek lideri oldu. Büyük bir mücadele sonucunda 1938'de Avusturya'yı, 1939'da Çekoslovakya'yı Almanya topraklarına dahil etti. Adolf Hitler, İtalya ile Almanya arasında bir anlaşma yapılmasını sağlayarak 1939'un sonlarına doğru Polonya'ya saldırdı. Dünya devletleri için Hitler'in Polonya'ya saldırması, 2. Dünya Savaşını başlattı. Hitler komutasındaki Alman birlikleri, çok uzun ve zor şartlar altında bir sene zarfında birçok devleti işgal altına aldı. 1940 yılında işgal edilen bu devletler; Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve son olarak Fransa oldu. Hitler, SSCB ile konsensüs yaptı fakat çok geçmeden Hitler'in Alman halkının geleceği ve milliyetçiliği için düşündüğü engelleri ortadan kaldırmak amacıyla, 1941'de yaptığı bu konsensüs anlaşmasını bozarak; Hitler SSCB'ye girmenin kaçınılmaz olduğunu düşündü. Hitler ve birliklerinin SSCB'ye girmesi, yaklaşık 27 yıl önce başlayan I. Dünya Savaşı'nın da etkisini sürdürmesiyle yeni bir savaş ortamı oluşturdu. Aynı yıl ABD, Almanya'nın bu ilerlemesine karşılık Fransa ve İngiltere'nin yanında savaşa girme kararı aldı. 1943'te Hitler ve birlikleri hiç hesap etmedikleri hava koşulları nedeniyle ( Napolyon'da SSCB'ye yaptığı saldırıda hava koşullarını hesap etmemişti.) SSCB'de ve Kuzey Afrika'da gerilemeye başlayınca; Hitler savunmanın önemini daha iyi kavramış oldu. 1944'te generallerinden bazıları onu öldürmek istediler fakat başarısızlığa uğradılar. 1945 Nisanı sonunda, Almanya'nın yenilgisi kesinleşip Ruslar Berlin'de ilerlerken, son zamanda evlendiği Eva Braun ile (bazı yazarlar intihar ettiklerini söylüyorlar) beraber ortadan kayboldu.
Hitler Öncesinde Almanya'da İç Politika
Almanya açısından I. Dünya Savaşının ortaya çıkışına zemin hazırlayan en önemli sebep olarak, Bismarck'ın Alman İmparatorluğunu korumak için uyguladığı barış düzenlemelerinin sonuçları itibariyle, Avrupa'yı bloklaşmaya itmiş ve bloklar arasında rekabet ve silahlanma yarışına götürmesi olmuştur.

Almanya savaşa girmeden anlaşma yapmak istediği devletlerle uzlaşamayınca ilk önce bunlara savaş açtı. Almanya Belçika'yla anlaşamayınca bu devlete savaş açtı. Almanya'nın bundaki hedefi Belçika ile anlaşarak bu devleti Fransa'ya karşı kullanmak istedi; fakat düşündüğü olmayınca önce Belçika'ya girdi ve Fransa'ya doğru ilerlemeye başladı. Fransızlar bu ilerlemeyi durduramayınca geri çekildi; fakat bu çekiliş Paris'e kadar oldu. Daha ileriye gidemeyen Almanlar başarısızlığa uğradı. Almanlar bu sefer Rusya'ya doğru ilerlemeye başladı ve Rusları iki kez yendiler. Osmanlı Devleti, Rusya'nın açık denizlere inme düşüncesiyle boğazlardaki etkinliğini düşünerek savaşa katılması, İtalya'nın Avusturya'ya karşı savaşa girişi ( İtalya I. Dünya Savaşında herhangi bir zafer kazanmış değildir sadece Avusturya'ya karşı yeni bir cephe açmıştır.) savaşın boyutlarını değiştirmiş, cepheler artmış ve diğer devletleri (Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Birleşik Amerika'nın savaşa girmesi) savaşın içine sokmuştur. 1917 yılında Rusya'nın Osmanlı'ya karşı yenilmesi sebebiyle Rusya'da Bolşevik İhtilali oldu. Birleşik Amerika'nın kontrolör devlet olarak savaşa girişi ve savaşın sonunu getirmesi (Brest-Litovsk Barışı), devletlerin yavaş yavaş savaştan çekilmelerine neden olmuştur. 1918 yılında müttefiklerin ağır taarruzları karşısında Almanya daha fazla dayanamayarak barış teşebbüsünde (Almanya Osmanlı Devletinden daha önce barış görüşmelerine girmiştir.) bulundu. Bu barış görüşmeleri hemen sonuç vermedi ve Almanya'da iç isyanlar çıktı. Sosyalistler birçok yerde isyan çıkardılar, Berlin'de çıkan sosyalist ayaklanma sonucunda başbakan MAX de Bade, II. Wilhelm'in tahttan çekildiğini ve başbakanlığı sosyalist olan Ebert'e bıraktı. Ebert, Alman Cumhuriyeti'ni ilan etti ve II. Reich'i tarihe gömdü. 11 Kasım 1918'de Almanya mütarekeyi onaylayarak yenilgiyi kabul etti ve I.Dünya Savaşı sona erdi.
Versay Antlaşmasının Almanya'ya Etkisi
Savaş sonunda İmparatorluğun yıkılmasıyla, Müttefikler Alman milletini cezalandırmak istemişlerdir ve Almanya'nın savaş sonrası kuvvetler dengesinde bıraktığı boşluk, Versay Barışını kin ve intikamın bir belgesi haline getirmiştir. Bu da kendiliğinden bir dengesizlik olmaktan başka bir şey olmamıştır. Almanya'nın savaştan yenik çıkması ve savaşın tüm suçlusunun kendileri olması nedeniyle ilk barış Versay Barışı oldu. 28 Haziran 1919'da imzalanan antlaşmaya göre; sınır ve toprak olarak Almanya savaş önceki tüm yerleri geri vermiş ve hatta Fransa'yla savaştığı Alsace-Lorraine'i de geri verdi. Siyasi açıdan ise Almanya Belçika'nın tarafsızlığını kabul etti ve Ren bölgesini silahsızlandırma kararına da uymak zorunda kalmıştır. Avusturya ile birleşmemeye söz veriyor ve Avusturya, Çekoslovakya ve Polonya'nın bağımsızlığını tanıyordu. Almanya tüm denizaşırı topraklarından vazgeçiyordu ve savaş tamirat borcu olarak da Almanya'nın ödeme dirayetinin çok üstünde (1921'de 33 Milyar Dolar)[7] bir ekonomik yük altına sokuyorlardı. Barış antlaşmaları harita üzerinde bir düzen getirmekle beraber, milletlerarası hayatta istikrarsız ve sallantılı bir düzen oluşturmuştur. Fakat bu barış antlaşmaları 1930 yılına kadar korunabilmiş bundan sonra olaylar kendini göstermeye başlamış ve sonuç itibariyle 1939'da II. Dünya Savaşının çıkmasıyla sona ermiştir.
Savaş Sonrasında Almanya'nın iç durumu
Fransa'nın Almanya'dan aldığı ağır intikam sonucunda, Fransa Almanya'nın ani bir harekete geçmesini önlemek amacıyla Ren bölgesini işgal etmeyi düşündü; fakat İngiltere ve Amerika ikinci bir Alsace-Lorraine meydana getirmemek için buna karşı çıktılar ve Fransa'ya Alman tehdidi karşısında garanti vermeyi kabul ettiler. Fakat verdikleri garantiyi yerine getirmeyen Amerika ve İngiltere Fransa'yı endişeye sevk etti. Daha sonra Fransa İngiltere'yi ve Amerika'yı yanına alamayınca, Almanya etrafındaki küçük devletlerle (Belçika, Polonya ve Macaristan ve Bulgaristan ile) ittifak anlaşmalarına gitti. Fransa savaş sonundaki kesin üstünlüğünü, bu küçük devletlerle girdiği ittifaklar neticesinde daha da kuvvetlendirdi. Almanya ise gitgide bozulan iç siyasal ve ekonomik durumu nedeniyle biraz daha çöktü. Almanya Weimar anayasası ile demokratik bir düzene kavuştuğu sırada Versay Antlaşmasının ortaya çıkışı ve zorla demokrat Almanya'ya bunu kabul ettirmeleri kamuoyunda ve halk arasında büyük tepkiyle karşılandı. Alman demokrasisi kamuoyunda bu tehlikelerle çalkalanırken, ekonomik durum da günden güne bozulmaktaydı. Versay ile yüklenen tamirat borçları enflasyonun büyümesine neden oldu. Buna bir de siyasi bunalım da eklenince kriz en yüksek seviyeye ulaştı. Londra'da imzalanan Dawes Planı, Almanya'ya bir rahatlık getirdi ve uluslar arası ticareti gelişti, gelişen ticaret sonunda paranın değeri arttı ve artık 'Made in Germany' yeniden isim oldu. Dawes Planı Almanya ile Fransa arsındaki bozuk olan siyasi ve ticari durumu da iyileştirdi ve Locarno Antlaşmasına giden yolu açtı. Fransa ve Almanya arasındaki durumun yumuşaması üzerine 1925'te Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalandı. Locarno Antlaşması, Almanya'yı tekrar uluslar arası işbirliğine soktu ve iki savaş arası döneminde imzalan önemli bir belge niteliği taşıdı. 1926 yılında Almanya'nın Milletler Cemiyetine üye olması kabul edildi. Versay Antlaşması'yla daha da bozulmaya başlayan Alman siyaseti ve ekonomisi, Locarno Antlaşması'yla durumu tersine çevirdi. Fransa'nın da bunu onaylamasıyla bir barış dönemi başladı. Almanya, Rusya ile bozulan durumu da düzeltmek için 1922'de Rapollo Antlaşması imzaladı. Bu antlaşmanın asıl önemi; Rusya'nın Versay Antlaşmasını kabul etmemesi ve protesto etmek için Rusya'nın bunu Rapollo ile ortaya koymak istemeleridir.
Büyük Ekonomik Buhranın (1929) Almanya'ya Etkisi
Almanya iç durumunu düzeltmekle uğraşıyordu; ekonomisi için yaptığı Locarno Antlaşması bunu biraz olsun yola koyarken ve içerdeki isyanlarla uğraşırken hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkan 1929 Ekonomik Buhran'la Almanya ekonomisi ve iç işleri düzeleceği yerde iyice bozulmaya başladı. 1929 Ekonomik Buhranı Almanya'da ki ekonomik yapıya değişik bir yön getirerek ekonominin Yahudilerin eline geçmesine sebep oldu. Yahudilerin eline geçen Alman ekonomisi bir Alman milliyetçisi olan Adolf Hitler'in de tepkisini çekmiş ve ilerde düşündüğü Alman politikasını bu yönde kullanmaya sevk etmiştir. Hatta hapishane yıllarında yazdığı 'Mein Kampf' kitabında da şöyle diyor: 'Herhangi bir sosyal ve özel hayatta ne biçimde bir pislik ve karanlık olmasın ki, ona bir Yahudi parmağı bulaşmamış olsun.'[8] Ayrıca burada III. Reich olan Adolf Hitler'in içinde beslediği Yahudi düşmanlığını da görmek ve bunu günümüzde de anlamamak için gözlerimizi dünyaya kapalı olması ve çok cahil bir insan olmamız gerekir. Yahudilerden söz ederken şunu da belirtmek gerekir: Bir Yahudi için asla ve asla birey önemli olmayıp; onlar için önemli olan kutsal saydıkları Tevrat'ı öne sürüp, Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirerek kutsal bir Yahudi ülkesi oluşturmaktan başka bir şey olmamasıdır. İşte bu düşünceden yola çıkarak Adolf Hitler'in neden Yahudi düşmanı olduğunu şimdi daha iyi anlamamız gerekir.[9] Wall Street'teki borsanın çökmesinin ardından ABD'li tekeller Almanya'ya verdikleri on beş milyon mark tutarındaki kredi borcunu geri çekmeye başladılar. İflaslar birbirini izledi. Böylece Almanya'daki işsiz sayısı 1930'da 3 milyona, 1932'de 6 milyona ulaştı. Fabrikalar yüzde 50 kapasite ile çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşından yenik çıkması nedeniyle ödediği savaş tazminatı ve işsizlik sigortası yüzünden artan ekonomik çıkmaz 1930'da koalisyonun dağılmasına neden olmuştu. Yeni bir koalisyon hükümeti kurulamadığı için de parlamenter demokrasi son bulmuştu.[10] Almanya'da I. Dünya Savaşı'yla ortaya çıkan ekonomik bozulmanın 1929 Ekonomik Buhran'la daha da ilerlemesi ve artık buna hiç kimsenin dur diyemeyecek güçte olması nedeniyle buhran Alman ekonomisini iyice yıpratmış, parlamenter demokrasinin son bulmasına neden olmuş ve Alman ekonomisi artık Almanların elinden çıkıp Yahudilerin eline geçmesine zemin hazırlamıştır.
Hitler'in Almanya İmparatorluğu Fikri
Hitler aslında tüm dünyaya hükmedecek bir Alman İmparatorluğu oluşturmaktan ziyade, onun asıl amacı -milliyetçilik duygusunun üstün olması- Alman milletinin gururu ve geleceği için, yüzyıllardır dünyada söz sahibi olan milletinin ırkını ve istikbalini yeniden bir araya getirip, Avrupa topraklarındaki eski hakimiyetine kavuşturmayı düşünmüştür. Hitler, Kavgam kitabında bunu söyle açıklıyor: 'Bir milletin hayati kuvvetini ve bu kuvvet garanti altına alınan hayat hakkını, günün birinde, Tanrı'nın yardımıyla, yapılması gereken işi başarabilecek yeteneğe sahip bir kimse çıkarsa, bundan daha güzel ve daha kutsal bir rastlantı olamaz.'[11] Hakikaten çok büyük bir savaştan çıkmış bir Almanya ve Versailles Antlaşmasıyla çok ağır şartları milleti sarsmış, savaş sonrası tüm dünyayı etkileyen Büyük Buhranın meydana gelmesi, Avrupa'da söz sahibi bir ülkede hasıl olacak faaliyetler (aynı yıllarda Anadolu topraklarındaki işgallere karşı girişilen Kurtuluş Savaşı) silsilesini çok iyi düşünmek gerekir. Bu konuda kanımca şunu belirtmek isterim: Hem Almanya olsun hem de Osmanlı Devleti çok büyük bir savaşın arkasından gelen ağır savaş şartlarını kabullenerek, o devletin milletine verilecek en büyük darbenin sahibinin, devletin kendisi olması, düşmanı arkadan vurmaktan ziyade kendi milletini hem de senin için yıllarca göğsünü gererek savaşmış milletini arkadan vurmanın ne olduğunu düşünemiyorum. İşte bu yüzden Hitler'in ( M. Kemal Atatürk'ün milletinin gururu, ırkı ve istikbali için yaptıklarını unutmalıyız ki ) yaptıklarını, milletini seven bir evlat olmanın ona verdiği bir borç olduğunu unutmamalıyız. Hitler gerçekten bir dünya devleti kurmayı değil kendi sözlerinden de anlaşıldığı üzere; kendi milletinin gururunu ve istikbalini düşünmüş bu yolda ilerlemenin kutsal bir vazife olduğunu her zaman dile getirmiştir. Ayrıca kendi vasiyetinde de bunu açık ve net bir biçimde ifade ediyor: 'Benim veya Almanya'da herhangi birinin 1939'da savaş istediği doğru değildir. Savaşı sadece Yahudi asıllı yada Yahudi çıkarları için çalışan uluslar arası devlet adamları istedi ve kışkırttı.'[12]
Nazizm Fikrinin Doğuşu
Hitler'in Alman milletini Yahudilerden temizlemek için giriştiği fikir; kimilerine göre Darvinizm ile ırk arındırılması arasında benzerliği ve hatta Darvinist teoriyi bilimselleştirerek tüm topluma uygulanacak geniş çaplı ve bilinçli bir girişim olduğu belirterek Nazizm'in Darvinizm'le çok yakın bir ilişkisini dile getirmişlerdir. Hangi teoriye dayandırılırsa dayandırılsın Hitler Alman milletinin istikbalinin bir mikroptan farksız gördüğü Yahudilerden ' hatta Yahudileri bir zehirli mantar- gibi görerek, nasıl ki zehirli bir mantar bir kişiyi yok ederse bir Yahudi de değil bir kişiyi, bir bölgeyi dahası bir milletin sonunu getirecek bir millet olduğunu düşünmekteydi. Hitler ne olursa olsun milletinin ırkının bir an önce temizlenmesi gerektiğini ve ne pahasına olursa olsun tüm dünya buna karşı gelse bile artık bunu, bir vatan görevi sayıp yola çıkmanın gerekliliğini ileri sürmüştür. 3.2 Nasyonal Sosyalist Fikrinin Ortaya Çıkışı Hitler'in düşüncesi; Alman milletinin siyasi bakımdan tekrar canlanması, yaşama iradelerinin tekrar dirilmesi ve güçlenmesi olarak görmüş ve iradeyi yaşatmak içinde milletinin milli duygularına karşı olan sınıfı millileştirmek olduğu kanaatindeydi. Bunun içinde genç bir hareket, büyük halk topluluklarını toplamak için amansız bir mücadeleye girmesinin zorunlu olduğunu hiçbir zaman söylemekten geri durmamıştır. 'Ekonomik yönden gelişmemizin faydaları bizi enternasyonali kontrol eden efendilere götürecektir. Ayrıca ülkemizde bütün sosyal konulardaki tüm ilerlemeler, çalışmalarımızın meyvesini bu efendilerin çıkarı için olgunlaştıracaktır. Kültür incelemelerine gelince, bunları paylaşmada Alman milletinin payına düşen bölüme el uzatamazlar. Bundan dolayı, milletimizin büyük bölümü milli düşünceyle birleştirildiği zaman eğer Almanya için bir istikbal görünüyorsa, bu büyük kitleyi saflarımıza çekmek, bizim hareketimizin en büyük ve en önemli görevi sayılacaktır. İşte bundan dolayı biz 1919 yılından bu yana, yeni hareketin her şeyden önce kitleleri millileştirmek olduğuna inandık.'[13] Yukarıda Hitler'inde söylediği gibi Nasyonal Sosyalist fikri bu şekilde ortaya çıkmış ve bu yönde çok zor şartlar altında gelişerek ilerlemeye devam etmiştir. İşte bu fikirlerine hiçbir şey engel olamaz düşüncesiyle çıktıkları yolda ortaya çıkan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin faaliyetleri gittikçe ilerlemeye başladı. Bu partinin programı, doğmakta olan yeni devletin temellerini oluşturacaktır. Bu partinin gerçek görevine gelecek olursak, 'dünyanın ırkçı bir bakışla anlaşılmasını sağlamaktan ibarettir. Parti devrin çalışma realitelerini, insanların ve bunların zaaflarını hesaba katarak, bunları siyasi bir partinin ilkeleri haline getirir. Böylece Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi güçlü bir teşkilat halinde, o felsefi anlayışıyla zaferinin temellerini atar.'[14] Bu kaos dolu günlerde siyasi mitingler karşıt grupların çatışmasına ve birbirlerinin toplantılarına baskınlarına sahne oluyordu. Bu çatışmalar ölümlerle sonuçlanıyordu. 'Konuşmacılarını ve üyelerini korumak için NSDAP kendi Spor ve Jimnastik bölümünü kurdu. Daha sonra Ernst Röhm'ün idaresi altında geliştirilip genişletilen bu bölüm Sturmabteilung - SA adını aldı. Röhm lağvedilen Brigade Ehrhardt'ın komutanı Ehrhardt'ı da SA'ya katmak istediyse de Ehrhardt Hitler'de fazla hoşlanmadığı için bu teklifi reddetti. Ancak yerini alması için yardımcısı Johann Ulrich Klintzsch'i gönderdi.'[15]
Hitler'in İktidara Gelişindeki Seçim Dönemi ve Gelişi
Nazi Partisi 1920-24 yılları arasında bir kuvvet olmuş; fakat 1924-29 yıllarında ise memleketin ekonomik şartları nedeniyle gittikçe gerilemiştir. Nazi Partisi, 1924 Mayıs seçimlerinde 1.918.000 oy (%6.6) ve 32 milletvekilliği ile ilk defa Alman parlamentosuna girmiştir. Almanya'ya yönelik olarak yapılan Dawes Planının kabul edilmesiyle 1924 Aralık seçimlerinde, 309.000 oy (%3) ve 14 milletvekili almıştır. Giderek zayıflayan parti 1928 seçimlerinde, 810.000 oy ve12 milletvekilliğine gerilemiştir. Parti, Versay antlaşmasının etkisi, Alman ırkının üstünlüğü ve Yahudi düşmanlığını ileri sürerek yaptıkları sloganlar ve parti programlarıyla, tekrar ön plana çıkmıştır. Eylül 1930'da Merkezin lideri Bruning'in birleştirme kapsamında yapılan seçimler, Nazi partisi için büyük bir zafer olmuş ve birçok çevreden oy almış, hatta birçok aydınlardan (avukat, doktor, işsiz üniversiteliler) da aldığı oylarla 1928 seçimlerinin aksine 6.407.000 oy (%18.3) ile 107 milletvekili almış ve artık ikinci parti olmuştur. Bruning istediğini elde edemeyince Nazi Partisini kuvvetlendirmeye devam etti. 1931 martında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Mareşal Hindenburg'a karşı, Nazi Partisi lideri Adolf Hitler'i çıkardı. Hindenburg (%49.6) 18.651.497 oy alırken, Hitler (%30.1) 11.339.446 oy aldı. Oyların çoğunluğunu alamayınca Nisan ayında yapılan seçimlerde Hindenburg 19.3593983 (%53) oyla Cumhurbaşkanı oldu. Hitler ise 13.418.547 oy (%36.8) oy alarak oylarını iki milyon artırmış oldu.[16] Hindenburg başa geçince, başbakanlıkta bulunan Schleicher'in işleri yürütemediğini görerek onu alarak yerine Nazi Partisi lideri Hitler'i başbakan yaptı. Nazi Partisi iktidarı ele geçirince parlamentoyu (Reichstag) feshedip yeni bir seçime gitti. 1933 Martında yapılan seçimlerde çoğunluğu elde edemeyince olağanüstü yetkiler elde etti ve birçok partiyi kapatarak Nazi Partisi üstünlüğünü kurdu ve Nazi Almanya'sına Hitler III. Reich adını verdi. Artık Hitler'in önündeki engeller kalkmış ve bir an önce hedeflerini gerçekleştirmeye başlamıştır bile. 5. SS Örgütünün Ortaya Çıkışı 5.1 Münih Birahane Darbesi

'1923'te Hitler Bavyera Freikorps Birliklerinin Başkanı oldu. Böylece milliyetçi Bavyeralı'ların Reich'tan ayrılmalarını engelleyebileceğini düşündü. Bu arada Ehrhardt Hitler'e karşı kin besliyordu ve Hitler'in birleşme çağrısını reddetti. Buna rağmen Hitler hatırı sayılır bir çoğunluğa hakimdi. Bavyera hükmet başkanı olan Ritter von Kahrın eyaletin bağımsızlığını ilan etme çalışmalarına girdiğini haber alan Hitler 8 Kasım 1923 günü silahlı SA ve Freikorps'larla von Kahr ve taraftarlarının bulunduğu binayı kuşattı. Bu arada binadan kaçmayı başaran von Kahr Bavyera polisi ve ordusuyla bölgeye geri geldi. Meçhul bir silah ateşi yüzünden çatışma çıktı bu sırada 14 SA militanı öldü, ki bunlar ilk Nazi şehitleri olarak anılır, ve Göring yaralandı. Darbe başarısız olmuştu, gene de bu tarih (9 Kasım) Nazi tarihinde şerefli bir yer teşkil etmiş ve sürekli anılmıştır. Hitler tutuklandı ve 5 yıl hapse mahkum edildi, fakat 9 ay sonra (Aralık 1924) serbest bırakıldı. Göring'in sürgüne yollanmasıyla SA başsız kaldı. Hitler hapisten çıkınca Röhm'ü SA'nın başı ilan etti. Zaten Hitler hapisteyken Röhm SA'yı geliştirmeye devam etmiş, darbe öncesi 2.000 olan üye sayısını 30.000'e çıkarmıştı. Röhm'ün SA üzerindeki etkisi artınca Hitler onu görevinden aldı. (Nisan 1925)'[17]
SS Doğuyor
Korumalarının darbede göstermiş oldukları cesaretten etkilenen Hitler muhafız birimini geliştirmeye karar verdi. Stosstrupp Adolf Hitler içinden tamamen seçkin ve sadık 8 kişiden oluşan korumayı bu görev için seçti. 'Bu birimin isminin Schutz Staffel - SS (koruma takımı) olmasını Göring tavsiye etmiştir. Schreck bu seçkin birimin statülerini belirten bazı prensipler ortaya koydu. SS için seçilecek kişilerin 25 ila 35 yaş arasında, sabıka kaydı temiz, iyi huylu, sağlıklı ve fiziği güçlü olması gerekiyordu. Bu kişiler partiye değil Adolf Hitler'e sadakat yemini ediyordu. SS ilk komutanı Julius Schreck, Nisan 1926'da itibaren de Josef Berthold oldu.'[18] İlk kurulduğu zaman her bölgede 10 muhafız ve 1 subaydan oluşacak birimlerdi. (Başkent Berlin'de 20 muhafız ve 1 subay olması öngörülmüştü.)
Silahlı SS'in rolü
Hitler, SS'in yaratılış amacını 1934 yılında Himmler'e bir konuşmaları sırasında şöyle tanımlamıştı: 'Gelecekte Reich'imiz içerisinde SS, halkla olan ilişkilerinde gerekli olan otoriteye ancak askeri karakterle sahip olabilir. Şerefli askeri geçmişi ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ilkeleriyle eğitilmiş, halkımız öyle bir askeri zihniyete sahip olacaklardır ki, şişman ve tembel polis otoriteyi uygulayamayacaktır. Bu sebeple SS ve polisimiz kendi bağımsız birimleriyle kendilerini cephede kanıtlamak durumundadır tıpkı ordu gibi. Resmen silahlı SS'in birincil rolü Führer'lerine hizmet etmek ve onu korumaktır. 1935'te SS'in savaş zamanı orduya bağlanacağını belirtti. Himmler bundan pek memnun olmadı. Bunun üzerine 1936'da daha net bir tanımlama yapıldı: SS'in rolü Almanya'nın iç güvenliğini garanti etmektir, Wermacht'ın rolü ise Reich'ın şerefini, büyüklüğünü ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı onu korumaktır. Ulusal aciliyet durumunda SS iki şey için kullanılacaktır. Askeri açıdan (cephede) ordu baş komutanlığı emrinde ordu çerçevesi içinde askeri kanun ve yöntemlere bağlı kalacak, aynı zamanda politik açıdan NSDAP'ye bağlı olacaktı ve cephe haricinde birimleri SS-Reichsführer'in emrinde olacaktı.'[19]
Hitler'in İktidarı (1933-1939)
Hitler'in iktidara gelişiyle birlikte Almanya'nın dış politikası da değişti. Dış politikası üç aşamadan oluştu: 1-Versay Antlaşmasının kısıtlamalarından kurtulmak, 2-Bir Millet, Bir Devlet (Ein Volk, Ein Reich) ilkesinin gerçekleşmesi, 3-Hayat Sahası (Lebensraum) Alman milletine yaşam alanı oluşturmak. Hitler'in ve Nazi Partisinin iktidara gelmesi birçok devlette endişe uyandırdı. Versay Antlaşmasıyla Alman milletini zulüm içinde aç ve sefil bırakmışlardı. Artık şimdi Versay'a karşı gelen ve onu kesinlikle tanımayan yeni Reichstag'ın oluşması başta Fransa ve Rusya'nın aşırı derecede korkmasına neden olmuştur. Almanya'nın Versay Antlaşmasından kurtulması, sıkışmış olan Almanya'nın Fransa'ya karşı girişeceği politikası, Fransa'nın Avrupa'daki üstünlüğü sona erdirecektir. Sovyet Rusya ise; komünistlerle mücadeleye başlayan Hitler iktidarının daha da ileri giderek ateşin kendilerine sıçramasından korkmuşlar ve Rusya için tehdit oluşturmaya başlamıştır. Nazi Almanya'sının Versay'a karşı ilk yönettikleri hareket Avusturya'yı ilhak etmesi olmuş, bunu da dışardan müdahale ile değil de içerdeki Naziler sayesiyle gerçekleştirmek istemiştir. Bunda başarılı olamayarak Avusturya ile anlaşma imzalamak zorunda kalmış ve artık kimse kimsenin içişlerine karışmayacaktır. Hitler iktidara gelişiyle silahlanmaya da önem vermesi, asker sayısını artırması Versay'a açık bir şekilde karşı gelmiştir. Almanya'nın Versay Antlaşmasını tek taraflı feshetmesi, Fransa ve İngiltere'nin tepkisini çekmiştir. Giderek artan tehditler devletleri ittifak yapmaya götürdü, ilk olarak da Fransa ve Sovyetler işbirliğine girişmişler ve aralarında yaptıkları ittifak, Almanya'da tepkiyle karşılanmış ve Locarno Anlaşmalarına aykırı bulunmuştur. Bu tepkilere karşılık vermek isteyen Nazi Almanya'sı çok iyi zaman kollayarak, Milletler Cemiyetinin İtalya-Habeşistan sorunuyla uğraşması, İngiltere ile İtalya'nın arasının bozulması ve İtalya yüzünden Fransa ve İngiltere'nin arasının açılmasını fırsat bilerek, Ren boylarına Alman askerlerini sokması Fransa'da ikinci bir tepkiye neden olmuş ve Fransa'nın Avrupa hakimiyetine el uzatmıştır. 'İtalya Habeşistan'la uğraşırken işin içine birçok devletin karışması İtalya cephesinde endişeye mahal verince Alman-İtalya ittifakının kurulmasına neden olmuştur. II. Dünya savaşı sonuna kadar devem edecek Berlin-Roma mihveri oluşmuş ve artık iki taraf içinde yararlı olacak ittifakın oluşması iki tarafı da memnun etmiştir.'[20] 1936 Kasımında Berlin-Roma mihveri kurulurken bir yandan da Berlin-Tokyo Mihveri, Almanya ile Japonya arasında Sovyet Rusya'ya ve milletlerarası komünizm faaliyetlerine karşı, imzalanmış ve adı da Anti-Komintern Pakt'tır. Hitler Avusturya'yı ilhak etmeyi düşündüğünde, hemen kuvvet kullanarak değil de Avusturya'da bulunan Naziler tarafından bu fikrini gerçekleştirmeyi planladı. 1937 yılında Avusturya'da Naziler etkilerini iyice artırmaya başladı bunlar devamlı Berlin'le irtibat halinde idiler. Hitler Avusturya'da ve Çekoslovakya'da yaşayan Alman halkının bir hayli fazla olduğunu bildiği için buraları işgal etmeyi düşündü. Zaten amacı da tüm Alman halkının birleştirilmesi (Ein Volk, Ein Reich) idi. Fakat Avusturya başbakanının yaptığı bir hareket Hitler'in düşüncesini engellemiş ve metodunu değiştirmek zorunda bırakmıştır. Alman orduları Avusturya sınırlarından girerek memleketi işgale başlamış, 12 mart günü Alman zırhlarının Viyana'ya girmesiyle Avusturya işgal edilmişti. Hitler bu plana Anchluss ismini vermiş fakat hiçbir devlet buna tepki göstermemişti. Almanya'nın Avusturya'dan sonra Çekoslovakya'ya dönmesi ihtimali Sovyet Rusya'yı endişelendirdi. Rusya bunun üzerine İngiltere ile Fransa'ya başvurdu bunlardan yanıt alamayan Rusya, Almanya ile işbirliğine gitmeye karar verdi. Hitler için sıra Çekoslovakya'da bulunan Alman halkının kurtarılması amacıyla Çekoslovakya'yı işgale gelmişti. Çekoslovakya'yı işgale başlayan Nazi Almanya'sı, İngiltere ve Fransa devletini harekete geçirdi. Bu olayın daha ileri gitmesini istemeyen Fransa ve İngiltere, İtalya'ya başvurarak durumu yatıştırmaya gittiler ve daha sonra 29 Eylül 1938'de Münih Konferansı yapıldı ve buna göre; Südetler Almanlara teslim edilecek ve Çekoslovakya dağılacaktı. Çekoslovak ittifakı olan Sovyet Rusya'nın bu konferansa çağrılmaması hem Rusya'nın itibarını zedelemiş hem de İngiltere ve Fransa ittifakını sona erdirmiştir. Bunun üzerine Sovyetler Almanlarla işbirliğine daha ağırlık vermiştir. 'Almanya'nın 1938 Martında Avusturya'yı ilhakı Nazi Almanya'sının dış politikasında bir dönüm noktası olduğu kadar bunun sonucu olarak da iki savaş arasında da önemli bir yer teşkil etmiştir. Almanya'nın 1935'ten beri silahlanmaya başlaması ve Ren bölgesine askerlerini sokması, Almanya'yı Versay'ın ağır şartlarından kurtaran olaylar olmuştur. Artık Hitler bir Millet bir devlet anlayışı olan ikinci aşamasına geçebilirdi. Bu da önce Avusturya'ya sonra Çekoslovakya'ya son olarak da Polonya'yı işgal etmesiyle son bularak zincirin halkası tamamlanıp üçüncü aşamaya geçmek kalıyordu.'[21] Sovyet Rusya Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzalayıp kendisini ne kadar bu zincirin halkasından uzak tutmak istese de II. Dünya Savaşı çıktığında Almanya Moskova'ya çoktan girmiş olacaktı; fakat aralarındaki bu pakt bir müddet için iki tarafı da rahatlatacaktı. Almanya Rusya'yla girişeceği bir ittifakla hedefini Fransa'ya çevirecek, Rusya ise Almanya'dan gelecek tehdidi önlemiş olacaktı. Hitler'in önünde Polonya'yı almak için artık bir engel kalmamış, Polonya'nın da Batılı devletlerin desteğini alarak kendisini Almanya'ya karşı koyma politikasına girişmesi Hitler'i iyice sinirlendirerek 1 Eylül 1939 günü Polonya topraklarına girmeye başladı. Polonya Batılı devletlerin verdiği garantiyi yerine getirmesini istedi; bunun üzerine İngiltere ve Fransa Almanya'ya bir ültimatom vererek geri çekilmesini istedi; ancak Hitler buna cevap bile vermedi. Bunun üzerine 3 Eylül 1939 günü İngiltere ve Fransa Almanya'ya savaş ilan ederek II. Dünya Savaşını başlatmış oldular. 7. Hitler'in Yahudi Düşmanlığı Hitler Yahudi kelimesini aile içinde değil, bilakis on dört on beş yaşlarında ve yoğun olarak siyaset konuşulduğu sıralarda duymaya başladı. O yıllarda meseleye başka açıdan baktığından, dini inançlar gereği yapılan kavgalara kötü hisler besliyordu. Yahudilerin bir takım aktiviteler (sanatta, edebiyat, tiyatro etkinlikleri ve basındaki yazılar) göstermesi ve basında çıkan yayınlarda gözüne çarpan tuhaf yazılar, Yahudilere olan düşüncelerini değiştirmesine sebep olmuştu. 'Herhangi bir sosyal ve özel hayatta ne biçimde bir pislik ve karanlık olmasın ki, ona bir Yahudi parmağı bulaşmamış olsun. Bu çeşit bir yaraya bıçak vurulduğunda ortaya bir vücutta yoğunlaşmış solucanlar gibi, gözleri kamaşmış halde çıfıt Yahudiler çıkıyordu. Sanatsal faaliyetlerde bulunan bu adamlar, sanki bir püskürtme aleti gibi bütün pisliklerini insanlığın üzerine boşaltıyordu.'[22] 'O yılarda yayınlanan eserlerde Yahudiler ön planda tutularak Almanlar hakkında atıp tutuluyor ve hatta hiç kimseye bu kadar kötü söz sarf etmiyorlardı. Faziletin büyük şehrin bataklığı içinde isyan edilmesi biçimde istismar edilmesi o hayasız ve duygusuz Yahudilerin organize ettiğini gördüğümde tüylerim diken diken olmuş halde dehşet bir kin kasırgasına tutuldum. Bundan böyle Yahudi meselesini kendime bir vatan görevi olarak kabul ettim.'[23] O yıllarda zorla okuduğu yalnızca içindeki pislikleri görmek için aldığı Marksist basının yazılarını ve Sosyal-Demokrat bildirilerini, şiddetle okuyarak içindeki kini daha fazla arttı ve bunların yazarlarına baktığında hepsinin Yahudi olduğunu fark etti. 'Ağızlarından, bir dakika önce çıkan sözleri, bir dakika sonra inkar ederek gerçekleri altüst eden bu adamlar karşısında durmak neredeyse hayal gibi görünüyordu.'[24] Bu fikirleri öyle bir safhaya geldi ki bir kasırga haline dönüştü ve giderek daha da şiddetlenince tutucu bir Yahudi düşmanı kesildi. Marksizm'in Yahudi inancı ise tamamen çok farklı bir boyut taşıyordu. Onlara göre ırk olgusu ve ırk üstünlüğü bir kenara itilerek, insanın bireysel değeri yoktur. Bu düşünceden yola çıkarak dünya hayatının esası kabul edilirse, bu bütün düzenin sonu demektir. 'Yahudiler, bu dünyada yaşayan milletler üzerinde Marksizm sayesinde bir zafer kazanacak olurlarsa, kazandıkları başarı ancak insanlığın cenaze merasimi olurdu, ondan sonra gezegenimiz milyonlarca olurdu ve insansız kalmaya mahkum olacaktı.'[25] İşte bu sebeple Adolf Hitler'in baş koymuş olduğu bu savaş yolu, hem ırkının geleceği için hem de yaratıcının kanunları gereği, kendisinin yerine getirmesi gereken bir vazife niteliğinde kabul etmiştir. 'İsrail devletinin ilk yöneticisi olan Ben Gurion Siyonistlere yaptığı bir konuşmasında; Eğer bilsem ki hepsini İngiltere'ye götürerek bütün Yahudi çocuklarının tamamını kurtaracağım; İsrail toprağına götürerek de ancak yarısını kurtaracağım, ben ikincisini tercih ederim. Zira bizler yalnızca çocukların hayatını değil, İsrail halkının tarihini de düşünmek zorundayız.'[26] Burada açıkça Yahudilerin kurtarılmasından çok, önemli olan Yahudi devletinin kurulması onlara göre daha fazla önemliydi. Der Strumer'in yayıncısı Julious Streicher'in Nazi kitabında Yahudi meselesini, Zehirli Mantar Hikayesi olarak anlatmıştır. Bu hikayenin kısaca anlatmak istediği; Zehirli Mantar nasıl bir anda bir aileyi yok edebiliyorsa, bir Yahudi de, bir köyü, bir şehri ve hatta bir milleti yok edebilir. Alman gençleri zehirli Yahudileri tanımalıdır. Yahudilerin Alman halkı ve tüm dünya için ne kadar büyük bir tehlike olduklarını öğrenmeli ve onların insan şeklindeki şeytanlar olduğunu bilmelidir. Bizlere anlatılmayan ve bilinmeyen tarihteki gerçeklere gelince; 'Birkenau-Auschwitz levhasını değiştirip ölü sayısının 4 milyondan 1 milyona indirilmesi, Dachau 'Gaz odası'nın levhasının değiştirilip bunun hiçbir zaman faaliyete geçmediğini açıklamak, Paris'teki 'Velodrome d'Hiver' levhasının da değiştirilip ilk yazdığı gibi 30.000 Yahudi'nin ölmediği, 8.160 olarak yenisini asmak'[27] Hitler'in gerçekten yapmış olduğu katliamın aşırı derecede tüyler ürpertici olmadığını, bizzat araştırmacıların ve yazarların yaptığı incelemeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Ne yazıldığı gibi 'Gaz odası'nın olmadığı ne de verilen ölü sayısının gerçekleri yansıtmadığını anlamamak için hiçbir şey okumadan, dinlemeden sadece basma kalıp sözler arkasında önyargı oluşturmak, tamamen insafsızlıktan başka bir şey olamaz. Hitler'in gerçekten söylenen kadar Yahudi katliamı olduğu doğruysa kınıyorum, fakat kınamamın tek sebebi katliamdaki ölenlerin insan olmasından başka hiçbir şey olamaz, aksi takdirde ölen Yahudiler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. O yıllarda ve hatta şimdi bile Hitler yerinde ben olsaydım aynısını yapardım.
II. Dünya Savaşı ve Hitler (1939-1941)
1 eylül 1939 sabahı Almanların Polonya'yı işgale başlaması karşısında daha fazla dayanamayan, ittifaklara ve garantilere rağmen İngiltere ve Fransa Polonya'nın yardımına gidememesi nedeniyle Polonya alman ordularına boyun eğmek zorunda kaldı. Bu arada bunu fırsat bilen ve yıllardır sıcak denizlere inme politikası izleyen Rusya ise; Polonya'nın Vilna bölgesinin etkinliğini alması, Estonya'da bir Rus üssünün bulunacağı ve oradan da Finlandiya'ya doğru ilerlemesi ile uğraşırken, Hitler bu Fin-Rus mücadelesini tepkiyle karşılamıştır. Ve bu olay ileride Almanların Rusya'ya saldırmasına neden olacaktır. Hitler, Polonya meselesinden sonra hedefini batıya çevirerek İngiltere ve Fransa'ya yönelmiştir. Artık geriye Hitler için iki sorun kalmıştır; denizlerden İngiltere'yi çevreleyip saldırmak; Fransa'yı ele geçirmek. Hitler İngiltere'nin denizlerdeki üstünlüğünü fark etmesiyle o işi sonraya bırakıp öncelikli olarak Fransa'ya doğru ilerlemeye başladı. 9 Nisan 1940 günü harekete geçen Almanlar bir günde Danimarka ve Norveç'i işgal etti. Almanya doğu ve kuzeyi güvenlik altına almış ve batıya ilerleme zamanı gelmişti ve hedefi Belçika ve Hollanda yönünde oldu. 10 Mayıs 1940 günü sabahın erken saatlerinde buralara çoktan girmişti bile. Fransa, İngiltere ve Amerika'dan yardım geleceğini düşünmüş fakat İngilizlerin Fransa'dan sonra rotanın kendileri olacağını bildikleri için Fransa'ya yardım edememesi üzerine, 22 Haziran 1940'da Almanya ile mütareke etmek durumunda kaldı. Buna göre; Almanya, İngiltere'yi yalnız bırakma ve ona barışı sunma düşüncesiyle Fransa'da bağımsız hükümet kurulmasını kabul etti. Fransa bir kısım toprağını İtalya'ya, diğer bir kısmını da Almanların nüfuzuna bıraktı. İngiltere, Almanların Fransız donanmalarına el koyacağı düşüncesiyle Fransa'nın Cezayir'deki donanmalarını batırdı. Sıra İngiltere'ye gelmişti yalnız Hitler'in başından beri düşüncesi buranın bir ada devleti olması ve çok güçlü deniz gücüne sahip bulunması nedeniyle burayı ancak istila etmekle mümkün olacağını anladıktan sonra, buralara aralıksız bombardımanların devam etmesini düşündü. Yalnız Hitler'in bu planından (Seelöwe) önce İngiltere'ye birkaç kez barış teklifi götürmüş bundan sonuç alamayan Hitler, 13 Ağustos 1940'da Alman uçaklarıyla bombardımana başlamıştır. Her iki tarafında ağır kayıplar alması; fakat Almanya'nın daha fazla hasarı bulunması nedeniyle çıkarma yapılamamış muharebe İngiliz leyine sonuçlanmıştır. Bunu üzerine Hitler artık önlem alma zamanı geldiğini anlayınca İtalya, Japonya ve Almanya arasında Üçlü Pakt (27 Eylül 1940) denen ittifak anlaşmasını yaptı. Bunun amacı yeni düzen kurulması görevi Avrupa'da Almanya ve İtalya'ya; Doğu Asya'da ise Japonya'ya verildi. Almanya Sovyet Rusya'yı bu Üçlü Pakta sokabilirse her şey yola girecekti; fakat istediği olmadı. Bunun da nedeni Rusya'nın sıcak sulara inmesinde yıllardır kullanmak isteği Balkanların hakimiyetinin Almanya'ya geçmesini istemiyordu. Zaten 23 Ağustos 1939'daki Rus-Alman Saldırmazlık Paktının Rusya için önemi de şu yöndeydi: Almanya'dan yararlanarak Rus emperyalist genişlemesini gerçekleştirmek, sonra da Batıyla Alman'ları karşı karşıya bırakıp yıpratmak ve bu arada da kendisi güçlenerek (zaten Avrupalı Devletler yeterince yıpranacak düşüncesi) dünya düzenine giden yolda ilerlemeye başlamak ve bu hayalini gerçekleştirmekti. Bu sebeple Rusya bu pakta girmeyerek Almanya'nın tepkisini aldı ve Almanya 22 Haziran 1941'de savaş açtı. Tabi ki bu kontrolün el değiştirmesine neden oldu, artık Batılılarla işbirliği sırası Rusya'ya gelmişti, bu da Almanya'nın üstünlüğünü sona erdirmeye başladı.
Hitler Almanya'sının Sona Ermesi (1941-1945)
Almanya ile Sovyet Rusya arasında savaşın çıkması üzerine, ortaya hem İngiltere'yi hem de Rusya'yı karşısına alan ortak bir düşman bulunmaktadır. Bu yüzden aralarında işbirliği yapmamak için hiçbir neden yoktu. Bunu üzerine Rusya ile İngiltere arasında 12 Temmuz 1941'de yapılan Ortak Hareket Anlaşmasına göre; birbirlerine her türlü yardım yapmayı ve Almanya'yla barış imzalamamayı garanti verdiler. Bu olaylar oluşurken Amerika'nın da savaşa katılmasıyla (daha önce de I. Dünya Savaşında olduğu gibi) hem İngiltere hem de Amerika Rusya'ya kapsamlı bir askeri yardım yapmaya başladı. Amerika'nın savaşa katılmasıyla savaşta dengeler yer değiştirmiş ve Almanya saldırı konumundan savunma konumuna geçmiştir. Amerika'nın savaşa katılmasının asıl nedenleri ise; Japonya'nın Almanya ile 1940'da imzaladığı Üçlü Pakta katılması ve Almanya'nın Rusya'ya savaş açmış olması ve Rusya'nın savaşta Batılı Devletlerle işbirliğine girmesi olmuştur. '7 Aralık 1941'de Pazar günü sabah saatlerinde, Japon uçak gemilerinden havalanan 360'ın üzerinde savaş uçağı, Hawaii Adaları'ndaki Pearl Harbor deniz üssünde bulunan ABD savaş gemilerine saldırdı. Japonlar bombaladıkları sekiz savaş gemisinden altısını batırdı yada çalışamaz duruma getirdi; ama üssün kendisi pek zarar görmedi. Uçak gemileri o anda başka bir yerde olduğu için bu saldırıdan kurtuldu. Bu olay üzerine ABD kongresi, 8 Aralık 1941'de Japonya'ya, üç gün sonra da Almanya ve İtalya'ya savaş ilan etti.'[28] 1942 sonlarına doğru Almanya Rusya'yı yenebilmek için Stalingrad'ın düşürülmesi gerektiği görüşü üzerine, buraya taarruza başladı. Hitler'in hesaba katmadığı, Rusya'nın ağır hava koşulları tüm Alman planlarını ters düz etmiş ve çok kötü bir darbe alarak, Almanlar gerileme sürecine girmiş, Rusya ise tam tersine ilerlemeye başlamıştır. 1943 yılında tüm Kafkasya'dan Almanlar temizlenmiş ve Alman tehdidi bertaraf edilmiştir. 1942 yılından sonra Amerika'nın savaşa girmesi ve İngiltere'nin de savaşta Ruslarla beraber verdiği mücadele sonunda, müttefiklere karşı ağır kayıplar veren Almanlar iyice geri çekilmiştir. 1943, 1944 ve 1945 yılında Almanların verdiği kayıplara karşılık müttefiklerin kayıpları da artmış, fakat buna karşılık müttefikler tekrar yenilerini (1945'te Almanya 153 denizaltı kaybetmiş buna karşılık Müttefikler ise 458.000 ton gemi kaybetmiş buna karşılık 3.800.000 ton gemi yapmışlar)[29] yapmakta gecikmediler. İtalya'nın Kuzey Afrika'da etkili olamaması ve Rus-Alman savaşının çıkması yüzünden Almanya buraya askeri destek gönderemedi. Kuzey Afrika'nın sahipsiz kalması üzerine Müttefikler Akdeniz'in güney kıyılarına egemen olmuşlardı. Kuzey Afrika'yı ele geçiren Müttefikler, 10 Temmuz 1943'te İtalya'yı işgal etti. İtalya içerde iyice karıştı ve Müttefiklerle yaptığı mütareke sonucu savaştan çekildiğini ilan etti. İtalya'nın savaştan çekilmesi Almanya için bir darbe, Yunanistan ve Yugoslavya için ise milli kurtuluş hareketlerinin başlaması niteliğindeydi. Akdeniz tamamen Müttefiklerin eline giriyor ve Almanya bundan İtalya sayesinde mahrum kalıyordu. Almanya'nın Stalingrad muharebesini kaybetmesi, doğu cephesinden geri çekilmesi, Kuzey Afrika'nın Müttefiklerin eline geçmesi ve İtalya'nın çöküşü ile İtalya'da milliyetçilik hareketlerinin artması, 1943 yılının II. Dünya Savaşının dönüm noktasını oluşturmuştur. Savaşın etki alanının artması ve daha da uzayacağı üzerine müttefikler arasında bazı konferanslar yapmışlardır. Bunlar; Kazablanka Konferansı (Almanya'ya karşı ikinci bir cephenin açılması ve Alman baskılarını hafifletmek amacıyla), Vaşington Konferansı (Kuzey Afrika'nın tasfiyesi halinde alınacak tedbirler), Kubek Konferansı (İtalya'da ortaya çıkan yeni durum karşısında ikinci cephenin nerede açılacağı üzerine), Moskova Konferansı (Amerika'nın savaşa girmesi ile Rusya'ya yapılacak yardım ve savaşın bir an önce bitirilmesi), Kahire Konferansında (ikinci cephenin Balkanlarda açılması konuşulmuş) ve Tahran Konferansında ise (ikinci cephenin bir an önce açılması ve Türkiye'nin de savaşa katılması ve savaştan sonra yeni bir barışın korunması için milletlerarası bir kuruluşun kurulması) kararlaştırılmıştır. Stalingrad muharebesinden sonra Almanlar gerilemeye başlamış, Rusların genel bir taarruza kalkması üzerine Almanya'nın gerilemesi hızlanmış ve Rusya savaş öncesi topraklarına kavuşmuştur. Almanya yenilgiye doğru yol alırken, Sovyet Rusya da komünizmin Avrupa'daki üstünlüğünü sağlayacak tedbirleri almakla uğraşıyordu. Almanların sert direnişi Ağustos başlarına kadar devam etmiş, bu direniş yıkıldıktan sonra Müttefiklerin ilerleyişi iyice hızlanarak 24 Ağustosta Paris'e, 3 Eylül'de de Brüksel'e ve Amsterdam'a girdiler. 26 Eylül'de artık Ren nehri aşılıyor ve Almanya topraklarına giriliyordu. İkinci cephenin açılması ile Almanya'nın kurtuluş için çaresi kalmamış, Müttefikler batıdan ve doğudan Almanya'yı kuşatmışlardı. Müttefikler Berlin'e girmişlerdir, artık Almanya tamamen kuşatılmıştır. 30 Nisan 1945 günü Hitler sevgilisi Eva Braun ile ortadan kaybolmuş (Bazı araştırmacılar intihar ettiğini yazıyor.) yerine Amiral Doenitz geçmişti. Berlin ve Alman kuvvetleri teslim oldu ve Doenitz 7 Mayıs 1945 günü kayıtsız şartsız teslim olma belgesini imzaladı. Postdam Konferansı: Almanya'nın savaştan çekilmesi Avrupa'da bir boşluk oluşturmuştu, bunun üzerine bu konferans toplanmıştır. Buna göre; 'Almanya'daki bütün Nazi teşekkülleri ortadan kaldırılarak, Alman savaş sanayinin barış ekonomisinin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde organize edilmesine beraberce çalışacaklardı. İngiltere ve Amerika, Alman endüstrisinin kökünden yıkılmasına engel olmuşlar. Savaş suçluları yargılanacaktı ve Alman donanmasının tamamı tahrip edilecekti.'[30] Postdam Konferansı Almanya'nın geleceği ve doğu Avrupa ülkeleri için önemli neticeler yaratmıştır. Topyekün savaş (total war) niteliğindeki İkinci Dünya Savaşı, askerlik tekniği yönünden de çok önemli sonuçlar vermiştir. Tank ve zırhlı araçlar çok geniş ölçüde kullanılmış, hava kuvvetleri de hayati önemde olduklarını ispatlamışlar ve en büyük rolü oynamışlardır. Denizaltı savaşları da bu silahın etkinliğini ortaya koymuştur. Ayrıca uçak gemileri Pasifik savaşında, bunların gelecek için ne kadar kıymetli ve vurucu bir silah olduğunu ispatlamıştır. 'V-1 ve V-2; "Pilotsuz uçak" denilen Alman füzelerinin de kullanıldığı bu savaşın en önemli askeri neticesi kuşkusuz, atom bombasının yapılması ve kullanılması olmuştur.'[31] Savaş sonucu; Almanya, Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmış, Doğu Avrupa ülkelerinde (Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Arnavutluk) komünist rejim kurulmuş, Çin'de yıllardan beri süren komünist ihtilal birkaç sene içinde başarıya ulaşarak, bu ülke de komünist rejimi benimsemiştir.